Web Tasarım

Web Tasarım
san-der
 

Forum(Resme Tıkla)

sandikli_forum

Oyun Bankası Skorları

iturkkan
Gamebloks91859
03/10/1020:21:28
Ziyaretçi
Factory3000
03/10/1016:10:21
tugbiş
Yeti Sports 2 - Orca Slap425
02/24/1016:57:36
tugbiş
Yeti 1 Greece302
02/24/1016:31:29
Ziyaretçi
Beat Bubbles800
02/03/1015:54:03
JoomlaWatch Stats 1.2.8b by Matej Koval

ULKELER

89.7%TURKEY TURKEY
3.4%FRANCE FRANCE
3%GERMANY GERMANY
1%UNITED STATES UNITED STATES
0.6%AUSTRIA AUSTRIA

Ziyaretciler

Bugun:  3
Dun:  213
Bu Hafta:  842
Gecen Hafta:  1441
Bu Ay:  2283
Gecen Ay:  5996
Toplam:  68747



Hatıra(Anı)Defteri

Hatıra Defterine Yaz


Kervanların izinde    17 Ekim 2009 21:59
Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda Ankara'dan çok uzaklarda ve politikanın bütünüyle dışında idim... Ayrıca da, dünkü cuma günü için Türkiye adına ne tür bir kararın çıktığını da bilmiyorum. Allah ülkemiz ve milletimiz adına ortaya çıkan sonucu hayırlı kılsın demekle yetiniyorum.

Kûfi boğazında seyahat

Fakat tesadüfe bakın ki ben şu anda, geçen hafta ödül töreni yapılan roman yarışmasında üçüncülüğü kazanan Gönül Yolculuğu'nun cereyan ettiği mekânlara doğru ilerliyorum. Denizli'yi ve Afyon'u (Çivril-Sandıklı ovalarını) birbirine bağlayan derin vadilerden geçiyorum. İki tarafı ormanlarla kaplı, 20 km boyunca yüksek dağ silsilelerinin derin bir boğaz şeklinde, baştan sona yarıldığı coğrafyalardan!.. Sanki tabiat harikası bir kanyon buraları.

Kûfi Çayı akıyor bu vadilerden.. Sandıklı ovasından, Akharım ovasından doğan sular Kûfi boğazı girişinde toplanıyor, ağır-ılgar yürüyüşlerle bu toprakları Büyük Menderes'e ve Ege'ye ait hale getiriyor. Bizse kâh bu derin Kûfi Kanyonu'nda kumlara bata bata, kâh taş üzerinde seke seke, gün görmeyen bir tabiat koridorunda ilerlemeye çalışıyoruz.

Sorkun, Yumruca, Şeyh Yahşi, Otluk, Derbent, Güre, Kirter, Saltık, Çapak, Osmanköy, Çakal ve Işıklı!.. Bir bir geçiyoruz bu köyleri. Kâh köylerden birine uğrayıp az bir çay molası veriyoruz; kâh uzaktan, kendi içlerine kapanmış bir âlem tesiri bırakan bu köylere, kimselerin farketmediğinden emin olduğumuz selâmlar gönderiyoruz.

Şeyh Yahşi Vakfı'nın kayıp tarihi

Sandıklı'ya bağlı Sorkun köyünden başlayan yolculuğumuz, bizi ilk önce Şeyh Yahşi'ye ulaştırıyor. Önünde, Kûfi Boğazı'ndan geçen derin bir ırmak yatağı!.. Yanında, köyün adını kendisinden aldığı Şeyh Yahşi Hazretleri'nin türbesi!.. Bakımsız, metrûk bir türbe. Ama Şeyh Yahşi köylüleri nezdinde itibarı büyük. Cumhuriyete kadar burada, Allah'ın hemen her günü çorba kaynatılır, gelen geçene, yolculara ikram edilirmiş. Yani köylüler iyi biliyor ve hatırlıyorlar ki, bu köy Şeyh Yahşi Hazretleri adına teşkil edilmiş bir vakıftan ibaretmiş. Şimdi ne bir kervanın, ne şehirleri birbirine bağlayan yolların geçmediği bu köyler, o kadar metrûk bir hale düşmüş ki âdeta şaşırıyoruz.

Kurnalarından gelen-geçen yolcuların sular içtiği, açları doyurmak için sofralar açıldığı bu eski zaman hânumânını, şimdi bir hatırlayan bile kalmamış. İşin garibine bakın ki, eski vakıf evlâtları yani vakıf görevlileri olan Şeyh Yahşî köylüleri, o geçmiş yüzyılların hâtırasını teberrüken, "Çorbacılar" lâkabını hâlâ daha tılsımlı bir sır gibi muhafaza etmeye çalışıyor ve üzerinde titriyorlar. Yani tarihin önemli bir sırrına vâkıf olmanın ayrıcalığı okunuyor gözlerinde. Ama kimseler farkında değilmiş; seslerini ne Ankara'ya, ne vilâyete, ne de Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne duyuramıyorlarmış, önemli değil onlar için.

Şeyh Yahşi'nin önünden akıp duran bu suların ninnisi ve arkalarında Saraç Dağı'nın tepelerine, Akdağ'ın zirvelerine kadar yükselen ormanların uğultusu, onların üzerinde titrediği bu sırra vâkıf ya!.. Onlar bununla müteselli; tarihin ve coğrafyanın ve Şeyh Yahşi hazretlerinin mâneviyâtından hâsıl olan bir terkibin eşliğinde, zamanı eleyip duruyorlar.

Bu metrûk beldeler; tabiatın inişli çıkışlı, kıvrım kıvrım ilerlediği bu coğrafya, biraz kendisiyle ilgilendiğiniz zaman size bütün harim-i ismetini açmaya hazır. İşte Kûfi Boğazı'nın karşı eteklerinde, bir başka Anadolu köyü daha size uzaktan el sallıyor. Ya da 20-25 hanelik eski köhnemiş evler anında bir insan siluetine bürünerek, sizi misafir etmeye hazırlanıyor.

Derbent'in söyledikleri

Eski ahalisini kaybetmiş, her evde birkaç ihtiyarın yaşadığı bu fukara evler size neyi göstermek arzusunda? İçinde yüzdükleri bir fukaralığa, sizi şahit mi kılmak istiyor bu evler? Çökmeye hazır şu bina, sizden bir destek mi bekliyor? Ya da bakmayın bu halimize? Biz Selçuklu Sultanının, Bizans ordularını târumâr ettiği o meşhur Mirya kefalen savaşından beri, bu boğazın güvenliğinden sorumlu eski bahadır yiğitlerin nöbet tuttuğu, aş ekmek yediği, adalet dağıttığı devirlerin bir hatırası mıyız demek istiyorlar? Acaba hangisi?

Bizse Kûfi Boğazı'nı kâh Şeyh Yahşi, kâh Derbent, kâh yola ilk çıktığımız Sorkun diyerek, ağır aksak bir yürüyüşle geçmeye çalışıyoruz. Hiç kuşkusuz tarihin işlek bir yolu üzerindeyiz. Eski kervanların geçtiği; Şeyh Yahşi'de mola verip çorbalar içtiği, Derbentliler'in boğaz güvenliğini sağladığı eski bir kervan yolu burası. Ayrıca, Aydın ovasını "kışlak", Sandıklı Kumalar yaylasını "yalak" olarak kullanan eski göçebe Türkmen'in, hâlâ daha hatırâsını taşıdığı tarihî bir berzâh üzerindeyiz anlayacağınız.

Boğaz'ın öbür ucunda, 1850'lere kadar kadar önemli bir kaza merkezi olan Işıklı!.. Kasabası!.. Yüzünü dağlara döndürmüş, yani tarihe küs duran Işıklı!..

Oranın da kimseler sırrına vâkıf değil.

döndü    18 Ağustos 2009 21:14
sandıklı canım sandıklım seni cok özledim şu an izmirde oturuyorum ama sandıklıya cokve sevdim başagaş kasabasına selam olsun sevdim insanlara ben yazan cukurcalı döndü selam olsun başaştaki arkadaşlarıma tüm herkeze büyüklere kücüklere

Huzayi    05 Temmuz 2009 23:18
1951 Afyon ili Sandıklı ilçesinde grip salgınından 22 kişi öldü. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu, Emniyet Genel Müdürlüğünde düzenlediği basın toplantısında Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı döneminde devlet memurlarınca tutulan, Demokrat Parti ileri gelenlerinin kimlerle görüştüklerini, nereye gittiklerini bildiren raporların suretlerini gazetecilere dağıttı ve eski iktidarın jurnalciliği desteklediğini ileri sürdü

Huzayi    09 Mart 2009 00:00
Kahraman bir nur postacısı, Alamescid Köyü İmamı: İbrahim Edhem Efendi
Yazar: Nejat Eren
23.01.2009

İsmi ve Risâle-i Nurlara yaptığı hizmetler Emirdağ Lâhikasında şu şekilde geçiyor:
Edhem Hoca nâmında Balıkesirde muhacir ve Celâleddin-i Rûmînin mensuplarından, yirmi seneye yakın köy hocalığı ve çocuklara Kurân okutmakla meşgul ve şimdi de tam Risâle-i Nura Balıkesir ve Kırkağaç havalisinde hizmet eden ve uzun mektubuyla korkak hocaları Nurlara dâvet eden ve cesaret veren ve Balıkesir, Kırkağaç havalisi Nur şakirtleri nâmına Sandıklı Alamescid Köy İmamı İbrahim Edhem imzasıyla yazdığı mektupta, çok ehemmiyetli ve güzel fıkraları var ve korkak hocalara tokatları var. O zâtı cidden tebrik ediyorum.
Cenâb-ı Hak muvaffak eylesin. Hem ona, hem mektubunda isimleri bulunan yeni ve çok Nurculara selâm ediyorum. Onun uzun mektubunu, hastalığımdan, tashih ve ıslâh ve tadil edemedim. Hakkımda pek ziyade senalarını ya kaldırmak, ya tadil etmek lâzımdır. Lâhikaya girmek için sûretini size gönderiyorum. İnşaallah Hasan Feyzi, Ahmed Fuad muallimleri Nurlara sevk ettikleri gibi, bu gayretli kardeşimiz de hocaları Nurlara sevk edecek. Umuma binler selâm ve selâmetlerine duâ ederiz. [Emirdağ Lâhikası, s. 197, (yeni tanzim, mek. no: 169)]

İşte bu merhum zatın talebesi olan ve kendi vasiyeti üzerine mübarek naaşını yıkayıp cenaze namazını kıldıran emekli imam, halen Afyonun Sandıklı ilçesinde mukim Hasan Hüseyin Erol Hoca, Alamescid Köyü İmamı İbrahim Edhem Efendiyle olan hatıralarını anlattı. Biz de hizmete vesile olur düşüncesiyle bu ibretli hatıraların bir kısmını sizlerle paylaşmak istedik.

Risâle-i Nur hizmetlerinin gelişip bu hâle gelmesinde bunca zorlukların, fedakârlıkların, zahmetlerin yanında risâlelerde de bahsedildiği gibi birçok ikram-ı İlâhî ve fazl-ı Rabbânînin varlığı da bir vakıadır. Canlı şahitlerin hatıralarını duyup, öğrenip kendi hayatımıza tatbik etmenin yollarını aramayı Rabbim bizlere de nasip etsin İnşaallah.

Şimdi Hasan Hüseyin Erol Hocamızın bu zâtla ilgili hatıralarını takip edelim.

Biraz kendinizden bahseder misiniz? diye muhabbete koyuluyoruz ve anlatmaya başlıyor:

Adım Hasan Hüseyin Erol. Afyonun Sandıklı ilçesinin Koçgazi Köyündenim. İbrahim Edhem Hoca Efendi bizim köyde imamlık yaptı. Ben 1943 doğumluyum. O, köyümüze imam olarak geldiği zaman sekiz yaşlarındaydım. Ondan Kurân dersi aldım. Uzun yıllar talebeliğinde ve hizmetlerinde bulundum. Bediüzzaman ismini ondan duydum.

Hoca efendi aslen Makedonya Üsküpten, 1293 (1877) Osmanlı-Rus harbinden sonra Balıkesirin bir köyüne yerleşiyor. Babası Mevlevî tarikatına mensupmuş. Balıkesirde evlenip daha sonra da eşinden ayrılıyor. Bir kız çocuğu varmış. Bir ara Bediüzzamanın Nur Postacılığını yapmış. Heybesinde risâle, çevre köylere, yakın il ve ilçelere dağıtımını yapıyormuş. Tabiî bunlar 1950 senesinden önce oluyor. O hizmetler miadını tamamlayınca Üstad Bediüzzaman Hazretleri, hoca efendiye İbrahim Edhem kardeşim, sen köylere git, ehl-i imanın çocuklarına Kurân öğret, onların ve ailelerinin imanlarını kurtar! diyerek onu Sandıklı civarındaki hizmetleri organize için vazifelendirmiş. Daha sonra da bizim köye imamlık yapmaya gelmiş. Bize camide tesbihât okutuyordu. Tesbihât o zaman yaprak yaprak olarak yazılmıştı. Kitapçık değildi. Hoca efendinin, fedakâr, cömert, sahabe hayatı yaşayan üstadı Bediüzzamanın yaşayış şeklini taklit etmeye çalışan bir hâli vardı. Maddiyât olarak, kimseden ekmek yemek kabul etmezdi. Her şeyini, karşılığını vererek parasıyla alırdı. Soyadı Dalazdı, onun için de köyde Dalaz Hoca diye nâm yapmıştı. Ben kimliğinde İbrahim Ethem olduğunu gördüm.

Her Pazartesi köyden Sandıklıya derse giderdi. Biz tabiî o zaman Risâle-i Nur dersinin ne olduğunu bilmiyorduk. Hiç boş durmazdı. Devamlı hizmetle meşguldu.

Hiç unutamadığım ve oldukça da ilginç ve ibret verici olan bir hadiseyi bana bizzat kendisini anlatmıştı. O yıllarda yine heybesine birkaç risâle koyuyor. Ispartadan trene biniyor. Balıkesire Üstadın verdiği bir isme risâle götürüyor. Gece saat 02.30-03.00 sırasında Balıkesirde trenden iniyor. Fakat o saatte adres soracak sokakta kimsecikler yok. Bir bekçi, bir de tren sorumlusu var. Onlar da resmî adamlar. Onlara o kişinin adresini soramıyor. Çünkü adresi sorsa o kişinin Nurcu olduğu bilindiğinden hemen polisçe takibata geçileceği, hem kitapların elden gideceği, hem kendisinin, hem de o kişinin tutuklanabileceği endişesiyle onlara aradığı kişinin adını ve adresini soramıyor. O zaman devletin nazarında risâleler eroin (!) kadar tehlikeli kabul ediliyor.

O arada bakıyor, gecenin o zifiri karanlığında ve soğuğunda yakınında bir kedi var. Hava çok soğuk olduğu için zavallı kedicik çok üşümüş. Miyavlayıp duruyor. Tam o hayvana gözü takılmışken bakıyor kedi yavaşça bir eve doğru yürümeye başlıyor. Hocamız da Bu kediyi takip edeyim, hangi evin önünde durursa, o kapıyı çalıp ev sahibine aradığım adresi sorayım diyor. Hayvancık bir evin önünde durunca kedinin durduğu evin kapısını çalıyor. Ev sahibi çıkıyor, Buyurun! diyor. Ev sahibine Bu kedi sizin galiba, çok üşümüş. Yazık soğuktan ölmesinden korktum. Haber vereyim dedim diyor.

Ev sahibi Teşekkür ederim deyip kapıyı kapatacakken, İbrahim Edhem Hocamız Bir dakika, size birisini soracağım diyor. Ve aradığı adresi ve ismi söylüyor. Ev sahibi O benim, aradığın adres burası! diyor. Fesübhanallah! Ne büyük bir ihsan-ı İlâhî ve inayet-i Rabbaniye!

Ve hocamızı içeri buyur ediyor. Böyle bir gecede, bu şartlar altında mübarek bir hayvan olan kedinin kendisine mihmandarlık yapmasına hayret edip Allaha şükrediyor tabiî.

Bu hizmet-i Kurâniye ve imaniyedeki inayet-i Rabbaniyenin tezahürüne sebep olan çok çarpıcı bir hatıra olarak bunu bize devamlı hayret ve samimiyetle anlatırdı.

Kendisi hiç boş durmazdı. Yediden yetmişe herkesi toplar eğitirdi. Vakarını bozmazdı. Ama Nasreddin Hoca gibi de nüktedan, pratik zekâya sahip, değerli ve farklı bir insandı.

Birçok kerâmetine şahit oldum. Sandıklıda eski Nur talebelerinden Şekerci Rıfat Abiye, Üstad, İbrahim Edhem Hocamız için Bu yedilerdendir ama kendisini bilmiyor diyerek taltif etmiş.

Bu hoca efendi, tam bir lider, nüktedan, bilgili, cömert ve aksiyoner bir adamdı. Bizim köyden sonra diğer köylerde de imamlık yaptı. Köyleri maddî mânevî ihyâ ediyordu. Köye ilk kaldırımı, çiçekçiliği, parkı o tesis etmişti. Camiyi yağlı boya ile boyamıştı. Her şeyi yapıyordu. Maddî ve manevî bütün varlığını hizmet ve eğitime harcardı. Ben biliyorum, bir yıllık maaşından sadece üzerine bir kat elbise yaptırdı. Diğer gelirini hep hizmete harcardı. İnsanları boş durdurmaz, devamlı uyarır ve hareketli tutardı. Çevreyi yeşillendirme, ağaçlandırma, tanzim, düzenleme her şeyi yapar, tatbik ederdi.

Son imamlık yaptığı Sandıklının Alamescid Köyü, ovada kurulmuş bir köydür. Onun için kışın yağmur ve kar yağınca her taraf çamur deryası olurdu. Hocamız bu köye imam olduktan sonra, üstün bir gayret ve çalışmanın neticesinde o köyü ve köylüyü çamurdan kurtardı. Hayatı boyunca Kurâna hizmeti hiçbir şey beklemeden karşılıksız yapan bir tavır içerisinde olmuştur. Bütün hâl ve harekâtı İhlâs Risâlesine tam mâsadak olan bir insandı. Sanki Ramazan İktisat Şükür Risâleleri onun için yazılmıştı. Onu hayatına aynen tatbik ederdi. Bekâr olmasına rağmen, köydeki çocuklara karşı ana ve babalarından daha şefkatli ve cömertti. Köyden şehre gidince köy çocuklarına şekersiz dönmezdi.

Herkesin evine gitmez, kendisi ekmek ve yemeğini bizzat yapardı. Kimseye yük olmazdı. Birçok insana Kurân öğretti. Talebeleri hep bir yerlere geldi. İnsanların ufkunu açtı. Bütün insanlara eğitim hizmeti veren bir insandı. Ben yüzlerce hoca gördüm, ama onun kadar İslâm dâvâsına gönül vermiş bir insan görmedim. Ondaki hâl çok başkaydı. Sanki sadece İslâma hizmet için yaşayan birisiydi. Melekvârî bir hâli vardı. Nefsini tam öldürmüştü. Bu köyden Üstadın elini öpen birisine, Üstad üç defa İbrahim Edhem kahramandır diye taltif etmişti.

Tam emin değilim ama 1905 doğumlu olduğunu hatırlıyorum. Son zamanlarda nefes darlığına yakalanmıştı.

1970 Temmuz aylarında Sandıklıya taşınmıştı. Titiz bir insandı. Vasiyetnâmesini Kurân yazısıyla yazmıştı. Onu daktiloyla Lâtin harflerine döndürmüş. Ben bir ikindi ezanı okuyacağım sırada benim elime bir kâğıt tutuşturdu. Bu vasiyetnamesiymiş. Ayrıca bizzat diliyle de bana söyledi. Ben ölünce sen benim naaşımı yıkayacaksın ve namazımı kıldıracaksın dedi. Bunu başka dostlarına da söylemiş. Bunu okudum. Vasiyetnamenin bir nüshasını bana vermesini istedim. Kabul etti ve verdi. Defin işlerinden sonra musallaya varınca, namazını kıldırdıktan sonra bu vasiyetnamesini cemaate okumamı söyledi. Ölüm ânını bile hizmete ve insanları eğitmeye yönelik düşünmeye ayıran birisiydi.

1971 yılı bahar aylarında vefat etti. Ben ölümünü duyunca evde bana verdiği vasiyetnâmesini aradım koyduğum yerde bulamadım. Üzüldüm. Hazırlık yapıp cenazeyi yıkamak için gittiğimde kefenin arasında vasiyetnamesinin aslını buldum. Vasiyeti üzerine Sandıklının Menteş Köyünde defnettik.

Menteş Baba Selçuklu zamanında yaşamış büyük bir zattır. Bu zatın türbesi Sandıklının Menteş Köyündedir. İbrahim Edhem Hocaefendi cenazesinin Menteş Köyünde bu zatın bulunduğu mezarlığa defnedilmesini vasiyet etmişti. Bunun üzerine cenazeyi bu köye getirdik. Onun cenazesinin olduğu gün Menteş Baba Dervişin birçok talebeleri de oraya ziyarete gelmişlerdi. Kalabalık bir cemaat vardı. Cenaze namazını ben kıldırdım. Yazdığı vasiyeti hazır cemaate okudum. Hatırladığım kadarıyla vasiyetinde: Ey cemaat, ben de sizin gibiydim. Herkes buraya mutlaka gelecek, onun için dünya malına tamah etmeyin& vs. diyordu. Bunu okuyunca bütün köylü ağlamıştı.

Allah rahmet eylesin makamı Cennet olsun. Âmin.

kaynak:http://www.saidnursi.de/

HASAN ATIF EGEMEN    28 Ocak 2009 16:05
"Yâ Rab! Güldür Said'i"

Bediüzzaman Kastamonu Lâhikası'nda Hasan Atıf Egemen'i merak ederek kim olduğunu soruyordu: "Aydınlı Hasan'ın hakikaten gayet müstesna bir kalemi var ve yazılarında bir ihlâs görünür. Bu zat ne vakitten beri Risale-i Nura girdiğini ve ne halde olduğunu merak ediyorum."

Yine Hasan Atıf Egemen'in, İslâmköylü Hafız Ali'nin mektubunun kenarına yazdığı lâtif bir cümle Kastamonu mektuplarında şöyle geçmektedir:

"Yâ Rab! Güldür Said'i, tâ gülmelerinden güller açılsın."

Bu duanın bir tecellisi olarak, otuz günde birdefa gülmeyen Üstad bir günde otuz defa güldüğünü ifade buyurmaktadır.



Hasan Âtıf Egemen anlatıyor:

"l933'den evvel hastalanmış, kırk beş kiloya düşmüş. kendime sıcak bir yer arıyordum. Sandıklı'ya, daha sonra ise Nazilli'ye gelmiştim. Sandıklı'nın Kızılören köyündeydim. Çivril kaymakamı bizimle alakadar olmuş, Ankara'ya aleyhimizde telgraf çekmiş, bu telgrafta 'Bir Kürt varken, başımıza bir kürt daha çıktı' diye benden 'Kürt' diye bahsetmişti. Bu sebepten Kastamonu Lâhikasında 'Kürt Atıf' diye geçmektedir. Maksadı bizim vesilemizle terfi etmek.

"Nazilli'de Mehmed isimli bir arkadaş bana Nurlardan bahsetmiş ve ilk defa Nurları bu arkadaş vasıtasıyla tanımıştım. Ayrıca bana, 'Isparta'da Zühtü Bedevi diye bir arkadaş var, eğer onu bulursan, sana Nurlar hakkında tam malumat verir' dedi. Bu arkadaş cesur birisiydi. Seydişehirli Hacı Şeyh Abdullah Efendinin halifesi Mustafa Efendinin oğluydu. Ailece Nur talebesi olmuşlardı.

"l94l senesinde Çankırı yoluyla Kastamonu'ya, Üstadın ziyaretine gidiyordum. Yolda İbrahim Fakazlı ile karşılaştım. Fakazlı beni Üstada götürdü. Üstadı ilk ziyaretim böyle olmuştu.

"Üstadın yanında Mehmed Feyzi vardı. Sonra başka gelenler de olmuştu. Üstad kendisine Arapça ders veriyordu. Biz girince ders kesildi. Üstad beni bir sandalyeye oturttu. Sohbet esnasında Üstad, 'Atıf evli misin, bekâr mısın?' diye sordu. Benim de ağzım alışmış olduğundan 'Çok şükür bekârım' diye cevap verince, Üstad bu cevabıma çok güldü. Mehmed Feyzi'ye, 'Bak görüyor musun, Atıf ne diyor?' dedi. O da utancından ve mahcubiyetinden yere bakıyordu. Meğer o günlerde annesi kendisini evlendirmek istiyormuş. Sonra Üstad müsaade etmiş, yüz lira da para göndermiş, Emirdağ'dan kendisine.

"Üstadın yanında üç buçuk saat kadar kalmıştım. Hangi şeyden haberi olmazdı ki? 'Sinop'a gidecek misin?' diye sordu. 'Döneceksin, gitmeyeceksin, seni kimseye göstermeyeceğim' diye buyurdu. 'Yarın yola çıkarsın' dedi. Bir gece bir evde misafir olarak yattım.

"Daha sonraki yıllarda 'Atıf vazgeçsin, evlenmesin, sonra müteessir olacak' diye haber göndermişti. Bugün Üstadın 'müteessir olacaksın' sözünü tasdik ettim. Çok şükür çocuğum yok, çünkü büyüyünce nasıl olacakları belli değil; bunun yerine milyonlarca kardeşim ve evladım var.

***

"Aslen Sinoplu olduğum için oraya gitmek istiyordum. Benim pederim ilk mektep hocasıydı. Meşhur rıza Nur pederin talebesiydi. sonra Sav'a gitmiştim. Sav'da Sinop mahallesi varmış, ben de orada misafir olarak kaldım. Oraya Sinop'tan bir evliya gelmiş. Mahallenin ismi oradan geliyormuş. davraz dağının dibinde bu evliya metfun. Duası ile su çıkartmış, 'Bu suda yıkananlara kudur tesir etmez' demiş. Sinop'a gitme isteğim de böyle tahakkuk etmişti.



"Merak etme"

"Denizli hadisesi sırasında Sandıklı'da on yedi gün hapiste kaldım. Sonra Dazkırı, Çivril, Isparta, oradan da Denizli'ye getirdiler. Birgün sonra da Üstadı getirmişlerdi. Üstad, 'Merak etme, merak etme' diye bizi teselli ediyordu. Isparta hapishanesinde de birgün kalmıştık.

"Üstadla, hapishaneden mahkemeye beraber gidip gelirdik. O zaman Sandıklı'da nurlara muarız birisi vardı. Bunlarla mevzu ile alakalı olarak sohbetlerimiz oluyordu. Seydişehirli Abdullah Efendinin talebeleri daha sonra Nur talebesi olmuşlardı. Bu zat Üstad için 'Benim yanımda meşayihlerin başında gelir' diyordu.

"Hasan amca vardı, onunla mektup gönderirdim. Bazan Üstada yazdığım mektuplarda da 'Aydınlı Hasan' imzasını kullanırdım.

Kastamonu'da Üstadı ziyaretimde bana Mecmuatü'l-Ahzap'tan alınma bazı duaları vermişti.

"Birinci Cihan Harbi sırasında Sinop'ta tahrirat kâtipliğinde mübeyyizdim. Sonra telgrafçılığa girmiştim. Harb-i Umumi telgrafçılıkla geçti, telgrafçılıkla askerlik bir arada olmuştu.

"Üstadı Isparta'da ziyaretlerim oldu. Fakat Emirdağ'ına çok gittim, belki otuz defadan fazla. Üç defa Hülâsa'yı gönderdim. Üstad Hazretleri tashih edip tekrar gönderiyordu. Üçüncüde beğendi. 'Hadsiz bârekallah, hadsiz maşaallah, hadsiz es'adakümullah' diye ortasından çıkararak yazmış, ayrıca ismime dua da yazmıştı.

"Üstad Hazretleri o kadar mütevazi ve büyük bir insandı ki, başkaları elini öperken bakardım, sanki utanırdı bu halden. Bir defasında Atabeyli Abdullah Çavuş elini öpmek istemişti, "El öpmek yasak" diye elini vermemişti, o zaman bende elini öpememiştim.



"Âtıf sen de diyebilirsin"

Yirmi Sekizinci Söz, Nur Risalelerinden Cennetle alakalı bir derstir. Bu ders Sıddık Süleyman Kervancı'nın bahçesinde bir iki saatte yazılmıştır. Bu yüzden bu bahçenin ismi o gün bugün cennet bahçesidir.

Nurların ilk menzili ve ilk dersanesinin olduğu Barla'nın bu dere bahçesinde 'cennet risalesini' okumak, âdeta tatbiki laboratuar dersi gibi canlı olmaktadır. l970 yıllarımız hep bu tatbikatın mesut anlarıyla geçti.

M.Tahiri Mutlu'nun hatıralarında şöyle bir cümle bulunmaktadır:

"Tahiri, işte sen böyle diyebilirsin?"

"Birgün Bediüzzaman'ın huzurunda Tahiri Mutlu'nun da olduğu derste 28. Sözden, cennet bahsinden şu parça okunmuş:

"İnsan olan bir insan diyebilir ki: 'Benim Hâlikım, bu dünyayı bana hane yapmış; güneş benim bin lambamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir, yer yüzü çiçekli-miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir' der, Allah'a şükreder.

Dersin tam bu kısmı okununca Üstad Bediüzzaman hemen müdahale ederek: "Tahiri, işte sen böyle diyebilirsin!" diye buyurmuş.

İşte dersin bu kısmında Hasan Atıf Egemen içeri girmiş. Üstadımızın arkasından girdiği ve onu görmediği halde, dönüp ona da, aynı şekilde "Âtıf sen de diyebilirsin" diyor.

Gerçekten Albay Hulusi Yahyagil, Mehmed Feyzi Pamukçu gibi Hasan Atıf, Egemen' de asrımızı şereflendiren yıldızların güneşlerin sahiplerinden bir bahtiyardır.

Hasan Âtıf Egemen Ağabey, Üstadla alakalı yazılmış mısralarından iki mısrayı yazıp verdi bize hatıra olarak. "Üstadın şiirimi duyduğunu hissediyorum" diyordu. Üstada hep Hoca Efendi diye hitap ediyordu. Bunu kendisine sorduğumuz zaman, "Êskiden beri Hoca Efendi demeye alışmışım, bu sebepten Hoca Efendi diyorum" demişti.

Üstad yazılarını çok takdir eder ve beğenirmiş.

Bir Isparta ziyaretimde kendisini çok müteessir bulmuştum. Bana üzüntüsünü şöyle bildirmişti. Sebebi de şu idi: Bir seferinde Üstad kendisine şöyle demiş: "Atıf kardaşım, kardaşlar kalemi bıraktılar, bence teksirin kıymeti yoktur, kaleme sarılsınlar, yazıyı bıraktıkları için çok canım sıkılıyor."

Aydın'ın Sultanhisar beldesinde Nurların bu kadim mensubu Sinoplu Hasan Atıf Egemen'le tatlı sohbetimiz, tatlı bir şekilde noktalanmıştı. Denizden bir damla şeklinde de olsa hiç olmamaktan bu kadarcık da olsa bir teselli şeklinde noktalamak istiyorum bu hatırayı..

kaynak: http://www.risale-inur.org/yenisite/moduller/sonsahitler/bol geindex.php?id=181


9
Hatıra Defteri Kayıtlar
1 2 »

Sandikli.biz

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Olun

Kimler Online

Sitede2 misafir bağlı

Hava Durumu

AFYON

Nöbetçi Eczaneler

TUĞRUL ECZANESİ

Son Yorumlar

SANDIKLI KAYMAKAMLIĞI SOSYAL Y...
YALNIZ BEN İLKOKUL MEZUNUYUM
Devamı
Yazan MUSTAFA EROL

SANDIKLI KAYMAKAMLIĞI SOSYAL Y...
ben mustafa erol 7 senedir istanbul gaz dağıtrım a.ş sinde ...
Devamı
Yazan mustafa erol

*****ALİ ÖZESKİ***** Yaradanın...
teşekürler ali abi
Devamı
Yazan veli sarıkaya

Şeyh Safa Divanından Manzumele...
teşekkür hocam stene ulaşdım beyendim yaraalanırı iyi çalışm...
Devamı
Yazan nazmi karakurt

***** ALİ ÖZESKİ ****** Rahmet...
Sandıklıya gelmiş geçmiş en iyi insan,en iyi usta,en iyi iş ...
Devamı
Yazan SandıkLıLı

Gazeteler

SANDIKLI BiZ SANDIKLININ YENi YüZü (Sitemiz hiç bir siyasi ve ekonomik kazanç düsünmemektedir)Site Tel: 0 506 635 48 48 SANDIKLI BiZ SANDIKLININ YENi YüZü (Sitemiz hiç bir siyasi ve ekonomik kazanç düsünmemektedir)Site Tel: 0 506 635 48 48 - SANDIKLI BiZ SANDIKLININ YENi YüZü (Sitemiz hiç bir siyasi ve ekonomik kazanç düsünmemektedir)Site Tel: 0 506 635 48 48 Untitled Document
Hürriyet Sabah Milliyet
Star Cumhuriyet Radikal
Yeni Şafak Türkiye Vatan
Akşam Zaman Posta

Günün Sözü

Siz kendiniz namuslu olun ki, kadınlarınız da namuslu olsunlar.(Hz.Muhammed S.A.V)

Dost Siteler


(C) 2007 SANDIKLI BiZ TuM HAKLARI SAKLIDIR http://www.sandikli.biz SiTEMiZ EN iYi 1024*768 EKRANLARDA GORUNTULENMEKTEDiR